Cebrail Ötgün ve Kabuğuyla Oynayan Dünya

388
Cebrail Ötgün

Nil Köken yazdı.

 

Kabuk, bir şeyin üstünü kaplayan ve onu dış etkilere karşı koruyan, bazı durumlarda besleyen, yapı gereği veya kendiliğinden oluşmuş sert bölüm olarak kabul görmektedir. Yarayla birlikte açığa çıkan hassas bir dokuyu ya da iç gerçekliği korumak üzere, organizmanın kendi yarasının üzerine hızla yaydığı geçici bir sargı olarak da tasvir edilebilir. Bu sargı bir anne rahmi ya da içine çekildiğimiz bir sessizlik alanı gibidir. Sert dış yüzeyi incitici ortamla temasımızı keserken, besleyici ve korunaklı iç karanlığı, aldığımız darbeyi sindirebileceğimiz ve eğer mümkün olursa, fiziksel, kişisel ya da toplumsal bu travmadan iyileşebileceğimiz bir ortam sağlar. Cebrail Ötgün’ün yeni resim serisine ismini veren Kabuk böyle bir kabuğu düşündürür.

Celal Ötgün

Kabuk her zaman yaranın varlığıyla ilgilidir. Kişi, iyileşirken bile, kabuğun altında canlı bir kalp gibi atan yarasını duyumsamaya devam eder. Cebrail Ötgün’ün yeni resimlerinde, parçalı biçimlerle temsil edilen Kabuk bazen sıklaşır ve altındakini örterken, bazen kopar, dökülür ve aralanır. İşte o zaman kabuğun altından sızan görüntü bizi acilen kendi incinebilirliğimizle, günlük hayatın rehavetinde unutageldiğimiz insani var oluşumuzun yüksek derecedeki kırılganlığıyla yüz yüze getiriverir. Açılan yaradan sızan bu kızıl dünyadan hem gözlerimizi kaçırır hem de dehşet dolu bir merak duygusuyla ona bakmak isteriz. Bu yara sanki bir süredir unutuşa bıraktığımız, bize yabancılaşmış ve hatta belki de düşmanlaşmış olan kendi hakikatimizin üzerimize dikilen gözüdür.

Çocuklar çoğunlukla yaralarının kabuklarıyla oynamayı sever. Onu vaktinden önce koparmaya ve yaralarını canlı tutmaya bayılmalarının nedeni belki de var oluşun hakikatine duydukları sabırsız özlem, henüz diri olan merak duygusudur. Çünkü masumiyetleri içinde çocuklar gerçeklikten kaçmayı arzu etmeye henüz başlamamıştır.

Cebrail Ötgün’ün oyuncu ve renk etkisi güçlü resimleri, işte bize bu çocuksu cesaretin ve merakın gözlerini bağışlar. Biçimlerin dinamik ilişkileri, hayal gücümüzü tetikleyen düşsel renkler ve derinlikli, metafizik atmosfer sayesinde yara bizi kendi derinliklerine çeker. Biz de, sanatçıyla beraber, kabukla oynamaya başlarız. Meraklı çocuklar gibi gözlerimizi kısarak, kabuğun aralandığı yerden yaraya; var oluşun bu gizemli iç gerçeğine gözlerimizi dikeriz.

Sanatçının plastik dili ise canlı ritimler yaratan ustaca bir kurgunun eseridir. Ötgün yüzeylerini öncelikle derinlik algısı oluşturacak, ince boya tabakaları, kimi zaman doku oluşturan malzemelerle kaplar. Üst üste inşa edilen tabakalar, çizgisel akıtmalarla ya da kazımalı doku oyunları sayesinde iyice geriye ittiği yüzeyler, sert, köşeli, tıknaz ve organik çağrışımlar yapan ve bazen yön duygusu belirten küçük biçimlerle kaplanmıştır. Yoğun dokularla oluşturulmuş bu biçimler, gerçekten de sağlıklı ipeksi bir dokuyla çelişen, çabucak örülmüş, sert, pütürlü kabukları çağrıştırır. Hayvani bedenlere ve ya kol, bacak, dal gibi uzuvlara da benzeyen bu parçalar, resim yüzeyinde her zaman gruplar halinde hareket ederler.

Sürüklenen, akan, havada yüzen, örülen, dizilen, bir birini kovalayan, bütünden kopan ya da bir bütünü oluşturmak için acele eden bu parçacıkları hareket ettiren görünmez bir üst bilincin varlığı sezilir. Bu duygu resme metafizik bir atmosfer kazandırırken, izleyiciyi de parça – bütün, birey-toplum ilişkileri üzerine düşündürmeye başlar. Bazen sıklaşarak bir bütün oluşturan, bazen ayrışarak dökülen ya da kara bir deliğe doğru üşüşen parçalardan hiçbiri sistem için vazgeçilmez değildir. Bu durum bize az da olsa Walter Benjamin’in, “fragman estetiğini” hatırlatır. Ve sanatçının modern konumu içselleştirme biçimi hakkında bir fikir verir.

Cebrail Ötgün

İmgelem açısından hemen anlaşıldığı gibi, resimler yeryüzüyle sıkı bir ilişki içindedir. Sanatçının “Ağaç Olduk” ve “Kaos Ganimetleri” gibi önceki resim serilerinden getirdiği kök, toprak, dal gibi simgesel biçimler hemen göze çarpar. Doku ve malzeme kullanımı da bu ilişkiyi destekler. Özellikle keçe, farklı renklerde haşhaş tohumları, çörek otu, kağıt hamuru, peçete, talaş ve kedi kumu gibi çeşitli organik malzemelerle zenginleştirilmiş dokular, toprağın ve yeryüzünün sıcaklığıyla doludur. Bu yüzden resimleri izlerken toprakla oynayan bir çocuğun hür sevincini yaşarız.

Bazı resimlerde sıklaşarak resim yüzeyini kaplayan dokunun kendisi neredeyse yeryüzü gibi okunur. Böyle bir resimde tesadüfen oluşmuş ince, yatay bir çatlak ufuk çizgisini çağrıştırarak peyzaj etkisini güçlendirirken bir başka resimde şiddetli sarı yüzeyin ortasına denk gelen küçük keçe parçası, mavi-beyaz rengiyle, çorak topraklarda ışıldayan bir su birikintisi gibi bize gülümser.

Cebrail Ötgün

Bir başka resimde ise kırmızı bir tuval sanki alevler içinde bir ormandır. Resmin üst kısımda yer alan ve kompozisyonun temel iskeletini oluşturan, büyük, sert ve dikey siyah lekelerin yan yana, inceli ve kalınlı sıralanışı perspektif yanılsaması yaratarak, bu soyut kompozisyonu bir ormana çevirir. Kızıl bir yangında yanmakta olan ağaçların kararmış gövdelerinin oldukça dramatik bir etkisi vardır. Bunların ayakları altında birikmiş olan, küçük parçalardan oluşan kızıl yığın ise sanki hala kor halinde yanmaktadır. Bunların, ölü ağaçların bir zamanlar göğü kucaklamak için uzanan dalları olduğunu, ormanın elleri, ayakları, geleceği olduğunu hissederiz.

Serinin konusu son derece ağır ve hüzünlü olsa da, biçim dili ve renk açısından izleyiciye oldukça canlı, nefesli ve zaman zaman son derece düşsel bir atmosfer sunar. Sanatçının ustaca kurguladığı ilginç renk ilişkileri ve bunların yarattığı derinlik, izleyiciye çocuksu ve aydınlık bir dünyanın kapılarını aralar. Yan yana ve üst üste gelen parlak-kontrast renklerin, ince – kalın, saydam – opak, yatay – dikey gibi biçimsel ve dokusal zıtlıkların ilginç etkileşimi resimleri keyifle titreştirir. Resimler dinamik bir müzik parçası gibi ritimle doludur.

Cebrail Ötgün

Örneğin Tapies’in resimlerindeki, savaşın izlerini taşıyan duvarları soyutladığı yüzeyleri hatırlatan, üzerinde yaşanmışlığın, şehrin ve belki de yıkımın izlerini taşır gibi görünen bir yüzeyin, sıcacık kırmızı tuğlalarla örüldüğünü görürüz. Bu parlak rengin neşesi, çocuksu bir üst üste dizme oyununun coşkusuyla birlikte bizi ele geçirir. Ne var ki, havada yüzerek, birbirine dokunmadan, kendi kendine örülen bu sevimli, cana yakın duvarı izlerken birden uyanırız. Pink Floyd’un ünlü şarkısında söylediği gibi “aslında duvardaki bir başka tuğladan ibaret olduğumuz” düşüncesiyle, neşemiz orta yerinde son bulur. Böylece, bir kez daha, modern dünyadaki ironik var oluşumuzla yüz yüze geliriz.

Cebrail Ötgün

İronik var oluşsal durumlar tam da Cebrail Ötgün’ün resimlerinin ana konusu olmuştur. Sanatçının coşkulu, oyuncu, estetik dünyası ile ele aldığı ağır, trajik konular sanatçının dünyayı algılama biçimine dair bir ipucu sunuyor olabilir mi? Böyle bir ironik tavır seçen sanatçının, çelişkide var olmayı, sonsuza dek dönüşme ve oluş halinde kalmak ve hayret duygularını canlı tutarak dünyaya bakmayı isteyen, romantik bir özne konumunu benimsediğini söyleyebilir miyiz?

Besim Dellaloğlu’nun tarifiyle “sürekli bir seçmeme, ne olacağına karar vermeme” (Dellaloğlu, s. 92) * durumu ve “özgürleştirici bir uğrak yeri” olan ironik konumun, modern yaşam içinde sanatçılar için hala elverişli bir konum olduğu söylenebilir. Çünkü “ironi öznenin hem akılcı hem duygusal, hem iyi hem kötü, hem vicdanlı hem acımasız olabilmesini sağlar.” (Dellaloğlu, s. 95)* Ötgün’ün resim serilerinde görünür olan uçlar arasındaki gidiş gelişler, yaşamın dayatmalarına karşı bir silah olarak kullanılabilecek, hiçbir uğrakta uzun süre kalmama seçimiyle uyum içindedir.

Bizler de canlı ritimleri ve usta plastik diliyle bizi cezbeden bu sergide gezerken yaşamın dayatmalarına ve kabuğumuzun içine sığmamızı telkin eden dünyaya meydan okuruz. Resimlerin taşıdığı çocuksu sevinç ve cesaretle güçlenmiş olarak, biz de kabuğumuzla oynar, yaramızla hesaplaşır ve belki, kabuğun ardındaki gizlere vakıf olduğumuz bir gün, kabuğumuzdan sıyrılmak için hazırlanırız.

*Besim Dellaloğlu, Romantik Muamma, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 2010

 

 

YORUMLAR