Endülüs

421
endülüs

Goncagül Haklar, Mayıs 2015

Afrika, Asya-özellikle Orta Doğu-ve Avrupa’nın karakteristik özelliklerini muhteşem bir kompozisyonla sunabilen, dahası İslamiyet ve Hristiyanlığın ortak paydasını bulmuş ve bütün bu kültürleri yüzlerce yıl dünyanın gözünün içine sokmadan sakin sakin yaşamış bir yeri keşfettik: Endülüs (Andalucia-İspanyolca- veya Andalu-Arapça)…

İspanya’nın güneyinde bulunan ve İspanya’nın bir parçası olmasına karşın özgünlüğünü ve özerkliğini koruyan, aslında Barcelona’ya ve Madrid’e hiç mi hiç benzemeyen bir bölge Endülüs… 711-1492 yılları arasında Müslümanlığın etkisi altında, mimarisiyle, yemek kültürüyle, eğlencesiyle, hatta hatta konuşma biçimiyle bile bir İslam ülkesi gibi kalakalmış sanki. Şam’dan Endülüs’e uzanan toprakları 7 yılda fetheden İslamiyet, ancak 700 yılda geri vermiş. 711 yılında Kuzey Afrikalı berberi komutan Tarık Bin Ziyad bugün adını verdiği Cebel-i Tarık boğazından geçerek fethettiği İber Yarımadasında, tarihte görülmemiş gelişmişlikte bir dönemin doğuşunu başlatmış. Bin Ziyad sıfırdan başlamak, yeni bir medeniyet kurmak ve bir daha Afrika kıtasına dönmemek için tüm gemileri yakma emri vermiş. Bugün dilimizde “gemileri yakmak’’ deyimi 1300 yıl önceki bu tarihi olaydan gelmekte. Her dine inanç özgürlüğü tanıyan ve her inanç kesiminin özgürce beraber yaşaması için bir ortam oluşturan Emeviler (Mağribiler) o gün için devrim sayılabilecek bir sosyal sistem oluşturmuşlar. İnşa edilen saraylar ve yapılan icatlar ile bilim ve sanatın zirvesine çıkmışlar. Birçok kitap Endülüs Musevileri tarafından Latinceye çevrilmiş ve bu sayede matematik, kimya, fizik, mimarlık ve felsefe ile ilgili kitaplar Avrupa’ya yayılmış. Bugün uzmanlar Rönesans’ın temelini Endülüs medeniyetinin attığına dair hem fikir. Ayrıca günümüzde önemli yeri olan kağıt, ipek, barut, ve pusula gibi icatlar da tüccar müslüman araplar tarafından dünyaya yayılmış.

endülüs

Endülüs 8 şehirden oluşuyor. Granada, Cordoba, Malaga, Sevilla, Jaen, Almeria, Huelva ve Cadiz. İspanya başka bir Avrupa, Endülüs ise başka bir İspanya. Barselona ve Madrid, İspanya’nın turizme açılan kapıları. Ülkeyi ilk kez ziyaret eden birçok gezgin, keşfe bu iki kentten başlıyor. Ancak bu kentler, renkli İber yarımadası tarihinde sadece son birkaç yüzyılın önemli oyuncularından. İspanya’nın, hatta belki de Avrupa’nın en büyük kültürel zenginliklerinden biri ise Endülüs.

Avrupa’nın Afrika’ya en yakın noktası olan Endülüs, tarih boyunca iki kıta arasında bir köprü görevini üstlenmiş. Verimli toprakları ve konumu sayesinde farklı kültürler Endülüs’te buluşmuş. Bu topraklarda medeniyetin tohumları, Akdeniz’in diğer ucundan kalkıp gelen Fenikeliler ve Grekler tarafından atılmış. Avrupalı kavimler, İspanyollar ve İslam medeniyeti bu topraklarda yaşamış.  Romanlar ve Yahudiler bu topraklardan geçmiş. En sonunda da hepsi kendinden bir şey bırakmış. Kâğıt üstünde birbirinden çok uzak duran coğrafyalar, kültürler bu topraklarda birbirine karışmış. Bugünkü İspanyol kültürü diye adlandırdığımız kavrama ait birçok özelliğin ilk tohumları da bu topraklarda atılmış.

Gezi öncesi, Üstad İzzet Tanju’nun “Endülüste Raks” kitabının muhakkak okunması gerekiyor. Böylece Endülüs’te attığınız her adımdan çok daha keyif alabilirsiniz.

Toplam 5 gün geçirdiğimiz Endülüs turumuz 4 şehri kapsadı. 29 Nisan’da 9:40 itibariyle Atatürk havalimanindan hareket edip Malaga Costa Del Sol Havalimanına 13:10’da indik. Öğleden sonramızı burada geçirdik ve gece konakladık. Ertesi gün durağımız Granada oldu, Granada’da 1 gece kalıp, Cordoba’ya geçerek burada bütün gün gezip konaklama yapmadan, Sevilla’ya gittik. Sevilla’da geçireceğimiz iki gecenin ardından tekrar Malaga’ya geçerek İstanbul’a döndük. Tüm bu şehirlerarası yolculukları kiraladığımız araç ile yaptık ama otobüs ile de yapmak mümkün (herbiri 1.5-2 saat sürüyor). Dönüş uçağımız yine Malaga’dan 3 Mayıs’da 14:10 ve inişimiz 19:20’de oldu.

MALAGA

Malaga Endülüs bölgesinin en önemli liman kenti ve Akdeniz kıyısında olması sebebiyle denize girmek açısından uygun bir şehir (girmeyi düşünenler mayolarını yanlarına almayı unutmasınlar).

endülüs endülüs

Malaga Pablo Picasso’nun doğum yeri, Picasso Vakfı’nın merkezi de bu şehirde bulunuyor. Museo de Bellas Artes’te Picasso’nun çocukluğunda yaptığı bazı eskizleri ve farklı İspanyol sanatçılarının eserleri görmek mümkün ama sokaklarda bile Picasso’nun eserleri olduğu için müze gezmek yerine yaşamı hissetmek tercih edilmeli bence.

Panoramik bir şehir turundan sonra ilk hedefimiz tarihi şehrin kurulduğu Gibralfaro (Tarık’ın feneri) tepesi oldu. Bu tepeden Malaga’yı kuş bakışı görmek mümkün. Burada hala Fenikeliler‘den kalma az da olsa kalıntılar var. Ama ayakta duran kalıntıların büyük bir bölümü Endülüs dönemine ait. Gibralfaro kalesi 11. yüzyılda Endülüs Taifalar idaresi sırasında ufak emirliklere bölünmüşken yapılmış. 13 ve 14. yüzyılda ise Nasrid hanedanı zamanında genişletilmiş. Gibralfaro kalesi korunaklı bir yolla Alcazaba adlı diğer bir kaleye bağlanıyor. Bu kale Arap döneminde emirin ikamet ettiği yermiş.

Malaga hakkında küçük bir bilgi daha. 2016 yılında Avrupa Kültür Başkenti İspanya’dan bir şehir olacakmış ve bu şehir adayları arasında Malaga da yer alıyormuş. Malaga’da Antonio Banderas’a da rastlamak mümkünmüş, eğer restaurantına gidilirse. Malaga havaalanından otobüs ve tren ile şehire ulaşmak gayet kolay. Konaklamak için tercihimiz eski şehrin kalbindeki Hotel Del Pintor. Burası modern tasarımlı, butik bir otel. Çalışanları gayet güleryüzlü ve yardımsever. Şehrin içinde ulaşmak istediğiniz her mesafeye de yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Kahvaltı otelin hemen karşısındaki restaurant’ta veriliyor ve kişi başı 5 euro. Tren istasyonundan ve otobüs garından 15 dakikalık bir yürüyüş veya 6 euroluk taksi kullanımı ile otele rahatlıkla ulaşılabiliyor. Akşam yemeğimizi şehrin en fazla tavsiye alan restaurantlarından biri olan ve otelimize 1 dakikalık yürüyüş mesafesindeki Tapeo de Cervantes’de yedik. Burası önceden rezervasyon kabul ediyor. Üç peynirden yapılmış enginarlı kiş, havuç püresiyle sunulan kabağa sarılmış çipura filetosu, ahtapot salatası, tatlı sos ile sunlan domuz ızgara ve baharatli sosu ile dana ızgara yedik. Şarabımız Paramo de Casser rezerva 2010- nefis bir İspanyol şarabı idi. İspanya’ya gelenler bilirler, bir süre sonra tapasların hep aynı olduğunu görürsünüz. Halbuki mekan çok yaratıcı seçenekler sunuyordu. Menüsünü de “geleneksel” “geleneksel olmayan” şeklinde düzenlenmişti. Beş kişi toplam 99 euro hesap ödedik. Belirtmeden geçemeyeceğim, Endülüs’te yani tapas’ın cennetindesiniz. “Rejimdeyim şekerim!”, “Ayy! Önümüz yaz, mayo giyeceğiz, dikkat etmek lazım!”, “Canan Karatay Hoca bunları zinhar yemeyin dedi!” gibi söyelemleri geride bırakın, gevşeyin, rahatlayın ve muhteşem lezzetlerin keyfini çıkarın. Yemediğiniz tapaslar bu dünyada olmazsa öbür dünyada sizi bulur, karşınıza dikilir, hesap sorar-benden söylemesi!!! Tapasları mideye indirmenin huzuru içinde biz yemek sonrası güzel bir yürüyüş ile şehrin gece hareketliliğine katıldık. Sabah erken kalkıp, bir sonraki durağımız olan Granada’ya geçtik. Aralarında 1,5 saatlik bir mesafe söz konusu.

GRANADA

(Gırnata-nar demekmiş, şeklinden dolayı almış bu adı)

Granada, Müslüman İspanya’nın son kalesi ve diğer Emevi krallıklarından 250 yıl daha fazla ayakta kaldığı için Endülüs medeniyetinin son şehri. Kral XI. Muhammed’in 1492’de Fernando ve İsabel’e teslim olması ile biten İspanya İslam İmparatorluğu sayesinde adını dünya tarihine altın harflerle yazdırmış. Batı ve Doğu’nun aynı potada eridiği Granada, sadece Alhambra sarayı için bile ziyaret edilmeye değer olarak bildiriliyor. Sierra Nevada sıra dağlarının karlı tepeleri altında bir inci gibi serilen Alhambra Sarayı dünyanın 7 harikasından biri sayılıyor. Söylenene göre 500 yıl önce şehri terk etmek zorunda kalan Emevilerin son sultanı Boabdil ve halkı, geride bıraktıkları muhteşem saraylar için o kadar çok gözyaşı dökmüşler ki, İslam tarihinde Kerbela olayından sonra hiçbir şey için bu kadar gözyaşı dökülmediği söyleniyor.

‘Alhambra’ (El-hamra Sarayı)

‘Alhambra’yı hem ziyaret etmek, hem de ona karşıdan bakmak gerekiyor. Bunun için en uygun yer “Mirador de San Nicolas”; burası halka açık bir meydan ve önde El-hamra arkada “Sierra Nevada” karlı dağları var…Akşamüstü gün batımına yakın buraya uğradığımızda 10-12 yaşlarında bir kız flamenko dansı yapıyordu. Pek de güzel dansediyordu ve bizim için keyifli bir sürpriz oldu. Meydanın hemen yanındaki camii muazzam manzarası ile biliniyor.
İslam mimarisinin en güzel ve en büyük eserlerinden biri olan El-Hamra Sarayı, bir Fransız akademisyenin deyimiyle konuşan bir saray… Hem de kutsal kitabın sesiyle ve sözleriyle konuşuyor… Duvarlarda Kuran’dan alınan ayetler ustalıkla ve zerafetle işlenmiş, oyulmuş… Hemen her bölümle ‘tek galip Allah’tır’ (La galib illa Allah) yazıyor… Her oda, her bölüm kendine özgü havasını taşırken diğer bölümlerle de sonsuz uyum içinde…

endülüs endülüs endülüs endülüs

Maceracı deniz adamı Christopher Columbus, İspanya kraliçesi Isabelle’i batıya doğru olan seyahati için burada ikna etmiş. Ayrıca bu seyahat, Isabelle tarafından, El-hamra sarayında ele geçirilen hazineyle finanse edilmiş. Bu sarayın zenginlikleri, koca bir kıtanın bulunmasını sağlamış. Sarayda 4 ana kısım var= Alcazaba, Nasrid Palaces, Partal ve Generalife. Alcazaba sarayın kale olarak günümüze ulaşmış şehrin panoramik manzarasını en iyi görebileceğiniz saat kulesi Torre de la Vela ile yükselen kısmı. Sarayın geri kalanı kadar ihtişamlı olmasa da El-hamra’nın tarihi açısından önemli bir yere sahip. ‘Nasrid Palaces’ (Nasri Sarayları) ise ‘Alhambra’nın tam kalbinde yeralan en ünlü bölümü. Buradaki el işlemelerinin detaylarının ve güzelliğinin kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel. Muhteşem El-hamra sarayının bu kadar güzel korunmuş olması da gerçekten takdire değer. El-hambra sarayı biletlerinin mutlaka seyahat öncesinde online olarak almak gerekiyor (www.alhambradegranada.org). Biletler sabah ve akşam girişli olarak satılıyor. Ayrıca Nasrid Saraylarına aynı anda yüzlerce kişinin girmemesi ve oradaki muhteşem eserlerin korunması için saat kısıtlaması var. Yani biletler alınırken Nasrid Saraylarını ziyaret etmek istediğiniz tam saati seçmeniz gerekiyor. Seçtiğiniz saatin 15 dakika öncesi kuyruğa girmemiz yeterli ki saati gelmeyen ziyaretçiler kuyrukta dahi olsa içeri alınmıyor ve kapı görevlileri saati gelenleri kuyruğun sonuna kadar gelerek çağırıyorlar. Nasrid Saraylarının en önemli ve belkide en ünlü kısmı adını 12 aslanlı şadırvanından alan ‘Patio de Los Leones’ (Aslanlar Avlusu). Endülüs mimarisinin ve sanatının zirve yaptığı bu avlu, ince mermer sütunları ve taş işçiliği ile herkesi büyülüyor. Nasrid krallarının yazlık meskeni olan ‘Partal’ Bahçeleri ve ‘Generalife’ ise diğer iki bölüm. Havuzlar ve fıskiyeler ile dolu bu muhteşem bahçeler mutlaka gezilmeli. Sonrasında arkada Sierra Nevada dağları ve Alhambra’nın büyüleyici kızıl surlarını karşıdan izlemek ve harika fotoğraflar çekmek için adresimiz ‘Albayzin’. Gün batımında Alhambra’nın duvarlarının değişen gün ışığı ile yavaş yavaş turuncudan kızıla, pembeden bordoya boyanmasına şahit olmak dünyanın en romantik deneyimlerinden birisi. ‘Albayzin’ labirenti andıran dolambaçlı sokakları ve bembeyaz evleri ile Granda’nın eski şehri. Semt, kalabalık ve canlı şovlar ile şenlenen meydanları ve ‘’Teteria’’ diye adlandırılan Mağrip usulü naneli çay servisi yapan çay evleri ile ön plana çıkıyor (bildiğimiz nane-limon, hem de aşırı tatlısı; ancak seviliyorsa özellikle denenmeli).

Bizim vaktimiz olmadı ama diğer yapılabilecekler:

  • Alcaiceria-Araplardan kalma ipek çarşısı (bizim kapalıçarşı muadili).
  • La Madrasa-Eski İslam Üniversitesi’nin ön cephesi fotoğraflanmaya değer.

Öğle yemeğimizi hem otelimizin, hem de El-Hamra Sarayının yanıbaşındaki bir restaurantta yedik. Endülüs’e gelince gazpaço ve sangria’nin mutlaka denemesi gerekiyor. Gazpaço içine domates suyu eklenmiş bildiğiniz cacık. Sıcak havada öğle yemeği için iyi bir tercih. Sangria ise meyve ve hafif alkollü bir kokteyl; hem serin, hem hafif tatlı…Bol bol tüketmekten kendinizi alamıyorsunuz. Akşam yemeğimiz için tercihimiz Tasca El Conde. Rezervasyon kabul etmiyor, minicik bir dükkan. Açılışı saat 20:30. Tapasaları geleneksel ve lezzetli. Şarabımız Senorio De Nevada 2009. Beş kişi 65 euro ödedik ve tıka basa yedik. Konaklama için tercihimiz Hotel Guadelupe. El-hamra sarayının hemen yanında. Otantik özellikleri ve sevecen personeli nedeniyle bizleri çok mutlu etti. Odalar geniş ve çok temizdi. Wifi çok düzgün çalışıyordu. Kahvaltı hariç oda tutarsanız, otelde ekstradan 9 euro karşılığı açık büfe kahvaltı şansınız var. Geceyi Granada’da geçiriyoruz. Akşam iyice dinlendik, çünkü sabah erkenden yola çıkıp Cordaba’ya gittik ve bütün gün gezip akşamüstü Sevilla’ya geçtik.

CORDOBA

Romalılar tarafından kurulan ‘Cordoba’, ‘Guadalquivir’ nehri üzerindeki stratejik yeri sebebi ile yüzyıllarca zeytinyağı, şarap ve buğday ticaretinin merkezi olmuş. Günümüzde Roma Köprüsü olarak bilenen ve şehrin simgelerinden olan ‘El Puento Romano’da adından anlaşılacağı gibi Romalılar devrinde inşa edilmiş. Fakat ‘Cordoba’nın asıl yükselişi Emeviler devrinde başlıyor. Endülüs’ün kalbinde yeralan ‘Cordoba’ 11.yüzyılda dünyanın en kalabalık ve kozmopolit şehirlerinden biriymiş. O dönemde Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin dostça yaşadığı bu şehir önemli bilim adamı, filozof ve sanatçılar yetiştirerek yarımadanın ve Avrupa’nın bilim ve sanat merkezi haline gelmiş. Neredeyse her evde bir kütüphanenin olduğu, hastane, hamam ve okullar ile dolu, tertemiz ve apaydınlık bir şehirmiş zamanında. Adını Kurtuba Halifeliğinin başkentini yaparak kazanan ‘Cordoba’, aynı zamanda Avrupa’daki ilk üniversiteye ve ilk şehir aydınlatma sistemine sahip olması ile de ünlü.

Gördüğümüz yerler:

‘La Mezquita’ (Cordoba Camii)
Muhteşem bir cami… Muhteşem bir kilise… 1984 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirasına giren kent, günümüzde nispeten ufak ve butik bir yerleşim birimi olmasına rağmen eski çağlarda dünyanın en büyük camisi olan ve günümüzde de 3.büyük cami/kilisesi olan muhteşem ‘La Mezquita’ya ev sahipliği yapıyor. İspanyolca’daki 2 binden fazla Arapça kelime gibi ‘Mezquita’da Arapçadaki mescit kelimesinden geliyor ve camii anlamında. İki hektarlık bir alana yayılan camiinin yapımına 786 yılında Emevi Sultanı I. Abdurrahman döneminde başlanmış ve 200 yılda tamamlanabilmiş. Cami 1293 sütuna sahip ve 32.000 kişilik. ‘Cordoba’ 1236 yılında Hristiyanların eline geçtiğinde camiinin büyük bir kısmı kiliseye çevrilmiş. Yapı 16. yüzyılda V.Carlos tarafından camiyi ortadan iki bölmek sureti ile katedrale dönüştürülmüş ve birçok öğesi tahrip edilerek bozulmuş. Şans o ki V. Carlos güneydoğu duvarında bulunan ve görenlerin nefesini kesen mihrap kısmını bozmamış ve eser o günkü ihtişamı ile günümüze ulaşabilmiş. Muhteşem işçilik ve detaylara sahip olan mihrap tüm yapının en çok ziyaret edilen ve fotoğraflanan bölümü. ‘La Mezquita’nın camiden katedrale dönüşmesi; İslam’ın Hıristiyanlık karşısında aldığı en büyük yaralardan biri (İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmed, Aya Sofya önünde dururken Kurtuba Camii’ni düşünmüş müdür acaba?-bu fetihle İslam, Hıristiyanlıkla durumu bir nevi egale etmiş oluyor). Caminin ‘Patio de los Naranjos’ ismindeki avlusunda portakal ağaçlarının altında dinlenmek mümkün. Eskiden caminin avlusunda hurma ağaçları ve şadırvanlar varmış, yüzyıllar içinde hurma bahçesi portakal bahçesine dönüştürülmüş, şadırvanlar da yerini bu havuza bırakmış.endülüs

‘Cordoba’ denilince akla dar sokaklar, beyaz evler ve avlular geliyor. Nisan-Haziran döneminde en güzel avlulu ev yarışması yapılıyor. Bizim orada olduğumuz dönemde de yarışma vardı ve aday avluları sokaklardaki yönlendirmeler aracılığı ile bulup görmek mümkündü.endülüs

endülüs

‘Barrio de la Juderia’, Yahudi mahallesi, eski ‘Cordoba’nın tam göbeğinde. 1492’te İspanya’dan sürülen Sefaradların izlerini taşıyan ‘Juderia’ gezmeye değer. Bu bölgede İspanya’da ayakta kalan sinagogları gezmek mümkün. İspanya şu anda bir özür mahiyetinde ülkesinden kovduğu Sefaradların vatandaşlık başvurularını kabul ediyor. ‘Juderia’a da bu nedenle gereken önem verilmeye başlamış sanırım, bölgede küçük çaplı da olsa restorasyon çalışmaları vardı. ‘Cordoba’dan ayrılmadan yahudi mahallesinde seferad mutfağının da tadına bakalım istedik. Restaurantımız Casa Mazal. Rezervasyon kabul ediyor. Avlulu bir Cordoba evi. Zeytinli ekmek ve nefis zeytinyağı ile başlayan yemeğimiz buzlu sangrialarimiz eşliğinde körili tavuklu-sebzeli bulgur ve özel sosunda dana eti ile devam etti. Yemeğimizi beyaz çikolata şelalesi ile sonlandırdık. Yemekler gerçekten mükemmeldi. Yemeğimize 5 kişi 70 euro ödedik.

‘Ağlama Angelita bu akşam ya sana bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın…’ der Cordobes ablasına hayatının en önemli mücadelesi için arenaya çıkarken (Dominique Lapierre, Yasımı Tutacaksın adlı kitabından). Buraya kadar gelmişken El Cordobes-Cordobalı diye anılan meşhur boğa güreşçisi Manuel Benitez’i anmadan olmaz. Dalida’nın El Cordobes için söylediği şarkıyı da unutmayalım.

Küçük bir not daha, turistik eşya satın almak için Cordoba en pahalısı. Ürünlerin aynıları diğer şehirlerde de mevcut.

Diğer Bilgiler:

Medina Azahara Harabeleri
Corodoba’ya şehir merkezine 5 km uzakta çok kısa bir zaman önce keşfedilmiş bir yer altı şehri. Kazı çalışmaları hala devam ediyor.

Alcazar Sarayı
13. yüzyılda, Kral 11. Alfonso tarafından yaptırılan saray, 15. yüzyıla kadar kraliyet ailesi tarafından ev olarak kullanılıyordu. Nefes kesici antikaları, iki geniş bahçesi ve hamamlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Plaza Corredera
‘Cordoba’nın en güzel meydanlarından biri kabul edilen bu meydan Cordoba’da ilk boğa güreşinin gerçekleştirildiği yer. Şimdilerde cafe ve restoranlarla dolup taşan meydan, meydana çıkan dar sokaklar arasında kalmış irili ufaklı dükkanlar ve sahaflar ile capcanlı bir atmosfer sergiliyor.

Patios Müzesi
‘Plaza Don Gome’da, 14. yüzyıldan kalma bir sarayın bahçesinde yer alan muhteşem müzede, palmiye, portakal, selvi ağaçları ve çiçeklerle bezenmiş 12 avlu yer alıyor. Ayrıca 17 bahçesi bulunan saray Palacio de los Marqueses de Viana (Plaza de Don Gome 2) da görülmeye değer. İspanyolca ‘çiçek yolu’ anlamına gelen Mezquita Çan Kulesi manzarasına nazır Calleja de las Flores sokağı, bembeyaz duvarlardan sarkan rengarenk çiçekler ile bezenmiş.

Tendillas Meydanı
Eski Musevi Mahallesi ve şehrin modern yeni yüzü arasında sıkışıp kalmış bu meydan adeta şehrin kalbi.

Medina Califal Hamamı (Corregidor Luis de la Cerda 51)
Müslüman mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olan bu hamam, Avrupanın en eski ve büyük hamamlarından birisi

Boğa Güreşi Müzesi
Plaza de Maimonides’de yer alan müze Cordoba’da gelenekselleşen boğa güreşi tarihine ışık tutuyor.

Manzara
Göz alıcı bahçeler, Guadalquivir nehri ve Roma köprüsü ve panaromik şehir manzaları için ‘Alcazar de los Reyes Cristianos’de yer alan ‘Torre de los Leones’ veya ‘Torre de Homenaje’ tepelerine çıkabilirsiniz.

Los Sotos de la Albolafia
Guadalquivir nehri üzerinde yer alan ‘Puente Romano’ ve ‘Puente de San Rafael’ köprülerinden geçerek, nehirde yer alan ufacık ‘Los Sotos de la Albolafia’ adasını ziyaret etmek mümkün. Eskiden un değirmenlerine ev sahipliği yapıyormuş.

Cordoba Lezzetleri
Cordoba’da, özellikle de sıcak yaz günlerinde, yenecek en doğru şeylerin başında Gazpacho ve Salmorejo geliyor. Bunlar zeytinyağı ve çeşitli sebzelerin karışımından yapılan soğuk çorbalar. Cordoba’nın en önemli yiyeceği jambonu da (jamon) unutmamak lazım.

Tapas dünyasından seçmeler: Fritura de pescada (kızarmış balık ve deniz ürünleri, üzerinde limon gezdirilmiş), Salpacion de mariscos (farklı deniz ürünlerinden yapılmış, soğan, balsamik sirke ve kırmızı biberle şenlendirilmiş soğuk salata), almendras fritas (kızarmış tuzlu badem), banderillas (küçük şişlere geçmiş deniz ürünleri, soğan, zeytin, sebze çubukları; bir seferde yenmeli), albondigas (domantos soslu bir köfte)…

Bal ve bademden imal edilen Alfajores, yağda kızartılmış, üzerine bal dökülerek yenen Pestinos, Cordoba mutfağının Arap etkileri taşıyan meşhur tatlılarından.

Cordoba’dan gün batmadan Sevilla için yola çıktık. Çünkü, yol boyunca gördüğümüz manzaralar diğer yolculuklarımızda olduğu gibi gerçekten etkileyici. Ufka kadar uzanan zeytinlikler, sapsarı tarlalar, küçük çiftlikler ve yer yer söğüt ağaçları… Yol kenarlarında zakkumlar… Sevilla ile Cordoba arası yaklaşık 2 saat (Beri taraftan İspanya’nın ekonomisi kötüye mi gidiyor diye kafa patlatan yetkililere sesleniyorum-her taraf tarla tapan yapmakla, leb-i derya arazilere zeytin ağacı dikmekle bu iş olmaazz. Biraz bizden feyz alın! Böyle değerli arazilere otel olur, tatil köyü olur, yazlık ev olur-bol bol kondurun. Turizm canlansın, ekonomi hareketlensin. Zeytin dediğin nedir ki, yemeyi verin!!!).

SEVILLA (Betis)

Bir özdeyiş, ”İspanya’nın başkenti Madrid’dir” der ve devam eder “ama Sevilla dünyanın başkentidir.” Endülüs bölgesinin başkenti ve İspanya’nın 4.büyük şehri olan Sevilla (okunuşu: Sevi ya) kuşkusuz bölgenin en önemli şehri. Nehir kıyısındaki bu güzel şehir Romalılara, Vizigotlara, Emevilere ve İspanyollara başkentlik yapmış. Bugün, İspanya’daki 17 otonom bölgeden biri olan ve Endülüs’ün başkenti olan Sevilla, çevresindeki banliyölerle 1,5 milyondan fazla nüfusa sahip. Bu zengin şehirde güneş enerjisi kullanımı oldukça yaygın, küçük sanayi, tarım, zeytincilik, ‘Guadalquivir Vadisi’nde şarap üretimi, gemi yapımı, jüt üretimi, cıva, askeri malzeme üretiminin yanı sıra seramik ve çinicilik de ekonomiye destek veren diğer faktörlerden bazıları. Tüm Endülüs şehirleri gibi Sevilla tam bir yaya cenneti. Tam merkezde yer alan otelimiz Hotel Derby sayesinde her yere yürüyerek ulaşabildik. Otel büyük ve konforlu. Araba ile seyahat edenler için otopark çok yakın (tüm otellerimizde bu özellik vardı). Kahvaltısız rezervasyon yaptıysanız otelin kahvaltısı 10 euro. Bavulları bırakarak hemen modern mimarinin en güzel örneklerinden Metropol Parasol’u görmeye gittik-yürüyerek 3 dakikalık mesafede idi (mimar duyarlılığı ile kızımın hayran olduğu, bizlerin pek anlamamakla birlikte “Gavur yapmış yahu!” olarak yorumladığımız bu oluşumu yine kızımın etkisi ile günde 3 öğün tavaf ettik-şahsım olarak ben de pek bir aydınlanma olmadı). Daha sonra da şehrin gecesinin tadına vardık. İlk akşam yemeğinde tercihimiz Vinerio San Telmo idi. Bahçede oturduk ve karamelize edilmiş soğan eşliğinde erimiş Castuero peyniri, Foie Gras ve dana carpaccio eşliğinde şarabımızı yudumlayarak güzel havanın tadını çıkardık. Sonrasında Hotel XIII. Alfonso’ya giderek barında caz dinledik. 1929’da tarihinin en kötü evresinden geçen İspanya’da eski sömürgeleri biraraya getirmek için bir fuar düzenlenmiş. İşte fuara katılan kalburüstü konukları ağırlamak için yapılmış bu şatafatlı otel. Kral XIII.Alfonso’nun da adını almış. Gerçekten çok güzeldi.

Ertesi sabah şehri keşfe çıktık. Sevilla’da görülmesi gereken yerlerin başında Sevilla Katedrali, ‘Real Alcazar’ ve ‘Plaza de Espanya’ geliyor. Eski bir Musevi mahallesi olan ve katedralin etrafına yayılmış olan ‘Santa Cruz’ bölgesi de labirentvari sokakları, tapas barları, reja denilen demir parmaklıklı pencereleri, saksıda çiçekli evleri, fıskıyeli avluları, birbirinden güzel cafeleriyle çok estetik, romantik, özel bir yer. ‘Triana’ ise eğlencenin kalbi, flamenkonun doğduğu yer.

Müslüman Araplar 711 yılında bu toprakları ele geçirınce Vizigotlar zamanındaki kiliseleri camiye çevirmişler. Daha sonra 1248 yılında III.Fernando Reconquista’dan yani yeniden fetih hareketinden sonra bu yapıların bir çoğu tekrar kiliseye dönüştürülmüş. Dini yapılar başta olmak üzere bu binalar üzerinde yapılan değişimler sivil mimariye de yansımış ve ortaya Endülüs tarzı çıkmış. Yıllar sonra Sevilla’lı mimarlar bölgenin ruhunu yansıtan bu nostaljik oluşumu modern mimariyle birleştirmiş. Bu yaklaşımın en önemli örneği ise ünlü mimar Hanibal Gonzales’in 1929 yılında inşa edilen eseri ve aynı zamanda Ulusal Iberia-Amerika Fuarı için yapılmış olan Plaza.

Sevilla’da her yerde görebileceğiniz NO8DO yazısı efsanevi kral Alfonso X tarafından ünlü edilmiştir. Yönetimi sırasında çıkan bir isyanda kendisine destek veren Sevilla halkının ‘Beni terk etmedi’ “No madeja do” söylevi somut bir imgeye dönüşmüş. NO8DO işareti belediye görevlilerinin şapkalarından anıtlara, otobüslerden taksilere, kaldırım taşlarından Kristof Kolomb’un mezarına kadar her yerde yerini almış.

‘Catedral de Santa Maria & Giralda’ (Sevilla Katedrali ve Giralda)
Sevilla’nın en görkemli yapısı. Santa Cruz bölgesinde yer alan katedral eski Endülüs merkez camisi yıkılarak yapılmış. Sevilla’dan geri çekilmek zorunda kalan Müslümanlar, geride bıraktıkları bu camiyi unutamamışlar. Bir benzerini Fas’ta, Marakeş’te inşa etmişler. Dünyadaki en büyük Gotik Katedrallerden biriymiş ve büyüklük açısından sadece Roma’daki San Pietro ve Londra’daki St. Paul’s katedrallerinin gerisinde kalıyormuş. 1401 yılında başlayan inşası 100 yıl sürmüş. Aziz olarak görülen İspanyol kralı III.Fernando’nun mezarı ‘Capilla Real’ katedralin içinde yer alıyor. Katedralin güney girişinde ise herkesin yakından tanıdığı Amerika kıtasını keşfeden ünlü kaşif Kristof Kolomb’un mezarı mevcut. İspanya bağımsızlığını kazandığında Kolomb’un kalıntıları Havana’dan (Küba) Sevilla’ya nakledilmiştir. Katedral giriş biletleri önceden on-line olarak alınırsa güneş altında uzun bir kuyruk bekleme zahmetinden kurtulunur. Ögrenci ve 65 yaş üzeri indirimi var. Katedralin kuzey tarafında eski caminin abdest musluklarının bulunduğu bahçesi ‘Patio de los Naranjos’ (Portakal Ağaçlı Avlu) yer alıyor. Fakat Sevilla’nın asıl simgesi, Katedrali bile gölgesinde bırakan eski camiden kalan Mağribi usulü minare ve bugünkü adı ile ‘La Giralda’ çan kulesi. Eski caminin orijinal minaresi olan bu yapının üst kısmına bir kilise çanı eklenmiştir. Adını tepesindeki kadın figürlü rüzgar gülünden alıyor. Rüzgar gülü inancı ve şehri temsil ediyor. Giralda’nın tepesine, herbiri yaklaşık 10 adım olan 35 rampayı tırmanarak çıkılabiliyor. Minarenin üstündeki gözlem katına çıkıp panoramik Sevilla manzarasının keyfi çıkarılabilir. Sevilla’da bütün yollar Giralda’ya çıkıyor. Daracık sokaklar arasında mı kayboldunuz, yolunuz bir şekilde mutlaka buraya ulaşıyor.endülüs

‘Torre del Oro’ (Altın kule)
Kimilerine göre Amerika’dan getirilen altınların saklandığı yer olduğundan, kimilerine göreyse vaktinde dış cephesi altınla kaplı olduğundan adı Altın Kule. Ama daha gerçekçi olan, eskiden şehrin içlerine kadar girebilen gemileri kollayan gözcü kulesinin gün batımında aldığı altın sarısı renginden dolayı Altın Kule olarak anılması galiba…

‘Plaza de Espana’
Kentin oksijen yüklü parklarından biri olan Maria Luisa Parkı’nda. 1929 yılındaki fuarda İspanya Krallığını temsilen yapılmış. Her iki tarafından ikiz kulelerin yükseldiği, ortası fıskiyeli devasa bir avlu burası. Avluyu çevreleyen binaların üzeri, İspanya’nın tüm bölge ve kentlerinin çizimlerini içeren çinilerle kaplı. Hemen yanıbaşında ‘Plaza de America’, yani Amerika Meydanı var. Etrafta bol bol seyyar satıcılar da mevcut. Turistik yelpazeler için iyi bir adres (orjinal el boyaması olanları kastetmiyorum).

Alcazar
Hemen katedralin arkasında büyüleyici bahçe. Kokudan başınız dönecek. Çiçekler, gökyüzüne ulaşmış ağaçlar, tavuskuşları, balıklar… Arabistanlı Lawrence’ın da bazı sahneleri burada çekilmiş. Mudejar yani Endülüs’e özgü mimari tarzının en önemli anıtı.

Plaza de Toros
Boğa güreşleri arenası. Boğalar meydanı. Aslında Malaga’nın dağ köyü olan Ronda’da doğan boğa güreşi, Sevilla’da geliştirilmiş. İspanya’nın her bölgesinde olduğu gibi burada da boğa güreşleri futbolla başabaş yarışmaya devam ediyor.

İkinci akşam yemeği için La Azotea’ya gittik. Yine pekçok gurme sitesinde şiddetle tavsiye edilen bir yerdi. Karışık sebze ızgara, sherry sosunda jumbo karides, kırmızı şarapta pişmiş domuz yanağı ve antrikot yedik. Şarabımız Taberner 2011, bir Cadiz şarabı. Lezzetler gerçekten inanılmazdı. Bu yemeğe 130 euro ödedik.

Flamenko’nun kökeninin Sevilla olduğu söyleniyor. Endülüs’ün kültürel karmaşası Flamenko’da müziğe ve dansa dönüşür. Gitar, dans, acıklı fakat tutkulu şarkılar. Kadınların ve erkeklerin topuklarından çıkan kışkırtıcı sesler. Zaman zaman tutkuyla galeyana gelen bir kalabalık. Tam olması gerektiği gibi. Flamenco müzesinde 2 saat süren gösteriler yapılıyor. Biletini önceden almak lazım. Bu süre bana uzun gelir derseniz Casa de Memoria’ da tavsiye ediliyor. Gösteriler 1 saat sürüyor.

Turistik olmayan, el boyaması olan yelpazeler (Abanico) için Casa Rubio, Calle Sierpes 56 no’ya gitmek gerekiyor. Ayrıca, Sierpes 71 numaradaki Abanicos Diaz ve Lineros 17 numaradaki Lina’da tavsiye ediliyor.

Cafe Robles Laredo’da kahve ve pasta molası vermek için ideal.

Nehrin eski şehir tarafında, 1900’lü yılların başında yapılmış olan köşkler ve muhteşem köprüler de dönemin zenginliğinin en önemli simgelerinden.

Sevilla’da düzenlenen 1992’deki Ulusal Expo Fuarı’ndan sonra şehir hızla büyüyüp düzenlendi. Guadalqivir Irmağı, sıklıkla taşan ve etrafına zarar veren bir nehirken, şimdilerde görüntüsü ve üzerinde yapılan kano yarışlarıyla adeta Sevilla’nın plajı. Çünkü yaz ayları boyunca ırmak kenarındaki yeşillikler aynı zamanda güneşlenmek, bisiklete binmek, yürüyüş yapmak ve spor yapmak için en çok tercih edilen yerlerden.

Sevilla’nın mutfağı ise oldukça lezzetli, farklı tatlardan oluşuyor. Akdeniz’e ve Atlas Okyanusu’na yakınlığı, ikliminin sürekli sıcak olması, zeytinyağının bolluğu mutfağının bu kadar lezzetli ve çeşitli olmasının en önemli nedenlerinden. Başta zeytinyağlılar olmak üzere, hamura batırılmış, zeytinyağında kızartmış balıklar, tadı Mezgit’e benzeyen Pescado Blanco (beyaz nehir balığı), Salmorejo Cordobes, (ekmek kırıntılı kremalı soğuk çorba), Chocos con Habas (beyaz şarap terbiyeli defne yapraklı fasulye), minik karidesli börekler, Gazpacho (soğuk domates çorbası), Pato de la Sevillana (soğan pırasa ve havuçlu ördek eti), Rabo de Toro (boğa kuyruğu yahnisi) ve tatlı olarak da Tocino de Cielo karamel kaplı “tanrısal tatlı” olarak adlandırdıkları Sevilla’ya özgü tatlardan sadece birkaçı.

Kısa bir sokak olan Las Sierpes’te meşhur İspanyol ayakkabıları, giyim mağazaları ve şık butikler var. Caddenin başındaki bina mimari olarak çok etkileyici… Bu bir banka binası, ancak öyküsü çok eskilere dayanıyor. Bu bina banka olmadan yüzlerce yıl önce kraliyet hapishanesi olarak kullanılıyormuş ve meşhur Don Kişot romanı Cervantes tarafından burada, küçücük bir hücrede yazılmış (Modern dünyada bazen yel değirmenleriyle savaşırken bizler de kendimizi küçük hücrelerimizde hissetmiyor muyuz?)

Siesta öğlen 14:00’de başlıyor, aynı zamanda öğlen yemeği saati. Hediyelik eşya dükkanları ve restaurantlar açık

Endülüs’de mutlaka…
İçin-Alkollü veya alkolsüz sangrilardan mutlaka için
Tadın-Değişik tapasları mutlaka tadın.
İzleyin-Flamenko gösterisi izleyin.
Ayırın-Bol çiçekli avluları keşfetmeye vakit ayırın.
Çekin-Arap mimarisi ve süslemelerinin harmanlandığı eserlerin fotoğraflarını çekin.
Alın-Kendinize veya sevdiğinize güzel bir yelpaze alın.

 

 

YORUMLAR